EKSİK DİŞLERİN TAMALANMASI

EKSİK DİŞLERİN TAMALANMASI

Diş hekimliğinde, dişin yapısal bütünlüğünün korunması ve çevre dokulara zarar vermeden fonksiyonun geri iadesi, uyulması gereken önemli kurallardan biridir. Eksik dişlerin tamamlanmasında kullanılan kronköprü restorasyonlarında komşu dişlerin mine ve dentin dokularından yapılan madde kaybı, dişlerin yapısal bütünlüğünün korunması ilkesine fers düşmektedir. Zaman içinde istenmeyen bu kayıpları önlemek amacıyla daha konservatif yöntemler bulma arayışı içine girilmiştir. Bu arayış, dişlerin yapısal bütünlüğünü daha az tehdit edecek preparasyonlar geliştirilmesini sağlamıştır.
Bu düşünce doğrultusunda, dayanak dişten daha az madde kaybı ile küçük ara boşlukları onarmanın yollan aranmış ve çeşitli konservatif restorasyonlar önerilmiştir. Dört yüzü bulunan ön keser dişlerde labial yüz korunarak dişin üç yüzünü örtecek şekilde yapılan döküm kronlar, beş yüzü olan molar ve premolar dişlerde bukkal yüz korunarak yapılan döküm 4/5 kronlar, klasik kronlara göre dişte daha az madde kaybına yol açmakta, aynı zamanda da iyi bir estetik sağlamaktadır. Onley ve inley tutucular preparasyon miktarı olarak konvansiyonel kronlara oranla çok daha konservatif olup, birçok avantaj ve üstünlük sergilemektedir

eksik diş yerine diş koyulması1955 yılında yani yaklaşık 55 yıl önce Michael Buonocore başarılı adeziv diş hekimliğinin ilk adımını atmıştır. Bunocore fosforik asit uygulanan mine yüzeyinde mikro pörözlerin açıldığını göstermiş ve rezinin mikro mekanik olarak bu pörözlere infiltre olacağını bildirmiştir. Ancak klinik uygulamalarda istenen gelişme 1962 yılında Bovven tarafından bisGMA içeren kompozit rezinlerin tanıtılması ile başlamıştır, ilk adımlar kayıp dişlerin yerine koyulması için doğal, akrilik ya da kompozit rezin dişlerin ağızdaki dayanak dişlere direk olarak yapıştırılmasını içeren adezivköprüler denenerek atılmıştır.

Diş dokusuna mikro mekanik tutuculuk yerine kimyasal tutuculuğu ön gören 1968 yılında Smith olmuştur. Temel kimyasal yapışma mekanizması: rezin içindeki karboksil grupları ile mine ve dentinde ki kalsiyum (Ca++) arasındaki iyon çekimidir.
Rochette, 1973 yılında periodontal splint uygulanacak dişlerin delikli bir metal bant yardımı ile birbirine bağlanmasını ve retansiyonun metalde hazırlanan, tersine konik formlu delikler yardımıyla sağlanmasını önermiştir. Bu çalışmasında yapıştırma ajanı olarak akrilik kullanmıştır. Araştırmacı bu tekniğin eksik dişlerin restorasyonunda da kullanabileceğinden söz etmiş olduğu halde, 1977 yılına kadar literatürlerde bu konuda yapılmış başka bir çalışmaya rastlanmamaktadır. 1977′de delikli metal yapılı köprüyü Howe ve Denehy anterior köprü olarak, Kuhlke ve Drennon tek dişli hareketli proteze alternatif pediatrik amaçlı olarak önermişlerdir. Delikli metal yapı sayesinde tutuculuğu, dayanıklılığı ve ömrü büyük ölçüde artmış olsa da Rochett köprüler yine de sadece minimal oklüzal kontağı olan ön bölge dişleri için önerilmiştir
1983 yılında Thompson, Livaditis ve Castillo metal elektro korozyonundan yararlanarak uyguladıkları protez serisini yayınlamışlar ve bu protezleri bağlı bulundukları üniversiteye ithaf ederek “Maryland Köprü” olarak tanımlamışlardır. Elektro korozyon yoluyla yapılmış adeziv köprülerin retansiyonu, prensip olarak delikli tutuculu köprülerle aynıdır. Farkı, deliklerin olmaması ve retansiyon için köprünün iç yüzeyinde elektrokimyasal yolla hazırlanan mikro mekanik girintilerden yararlanılmasıdır. Böylece asit etching ile mine yüzeyinde oluşturulan mikro retansiyonların benzerleri metal yüzeyinde elektroetcliing ile meydana getirilmiş olmaktadır. Tutuculuk ise ara faz olarak ikisi arasına giren rezin ile sağlanmaktadır. Ancak konvansiyonel kompozitlerin doldurucu çapları ve akışkanlıkları bu tarz mikroskobik girintiler için elverişli olmadığından, daha küçük doldurucu çaplı ve daha az viskoz başka kompozitlere gereksinim duyulmuştur.
Elektro korozyondan daha basit bir yöntemle retansiyon elde etme çabalarının sonucunda kimyasal etching yöntemi geliştirilmiştir. Bu yöntem, uygun asitlerin uygun konsantrasyonda kullanılmasıyla alaşımların multifizik yapısından bazı fazların koparılarak retantif girintiler oluşturulması esasına dayanır. Yöntemin özel laboratuar işlem ve cihazları gerektirmemesi, hasta yanında uygulanabilmesi gibi avantajları olmasına karşın, sağlanan retansiyonlar yeterli düzeyde değildir. Jackson “spot etching” tekniğinde hasta yanında kullanılacak minyatür bir elektro korozyon ünitesi ile olayı basitleştirmeye çalışmıştır. Ancak yinede elektro korozyonun yeterli tutuculuğa ulaşılmasını sağlayamadığı görülmüştür.
Retansiyonu geliştirmek ve kolaylaştırmak amacı ile son olarak metaller ile yaptştıncı/ar arasında kimyasal bağ kurmak yoluna gidilmiştir. Mikro mekanik tutucu elementler ve kimyasal yapıştırıcı sistemler kullanıldığında makro mekanik tutuculuk istemi azalacak, bu sayede restorasyonun daha ince ve daha dirençli hale getirilmesi kolay olacaktır. Bu sistem mikro sızıntının da azalmasına destek olacaktır. Bu amaca yönelik olarak iki ayrı yöntemden yararlanılabümektedir: Metal yüzeylerinin silan kaplanması ve silanlanmış restorasyonun kompozit ile yapıştırılması ya da silan bazlı bir yapıştırıcı kullanılmasıdır. Bu durumda, restorasyonun doku yüzeylerinin yalnızca okside edilmesinin yeterli olduğu bildirilmiştir. Metal yüzeylerinin silan kaplanması için çeşitli cihazlar bulunmaktadır. Bunlardan biri olan “Silicoater” ile metal üzerine alev proliz yöntemiyle tetraoksilan püskürtülerek ince ve camımsı karakterde SiOxC tabakası oluşturulmuştur. Bu tabaka ile silanlar arasında oluşan SiOH ve AIOH grupları metal ve kompozit arasında kimyasal bağ oluştururlar. Ancak bu yöntemle plastik faset kullanılamamaktadır. Cihaz ve kullanılan malzeme ise pahalıdır ve yöntem en az elektro korozyon kadar hassas ve zordur.

Yapıştırma ajanlarının geliştirilmesi ve organosilan yapıştırıcıların ortaya çıkması retansiyon problemini büyük ölçüde azaltmıştır. Temel prensip, alaşım yüzeyinde yapıştırıcı ile reaksiyona girebilecek bir oksit tabakası oluşturmaktır. CrCo alaşımları için yüzeyin 50 pm Al203 ile kumlanması ve basitçe yıkanarak ya da ultrasonik banyo ile temizlenmesi yeterlidir. NiCr köprülerde ise yüzeyde bir NiO tabakası oluşturmak için “anodik oksidasyon” ya da “aside daldırma ” yöntemlerinin gerekli olduğu bildirilmiştir. Gerek anodik oksidasyon, gerekse aside daldırma yöntemleri, elektrokimyasal etching ve kimyasal etching ile yaklaşık olarak aynıdır. Ancak yöntemi kolaylaştırmak için bazı özel cihazlar da bulunmaktadır. Soy metal alaşımlarında ise, alaşım yüzeyinin ısıtma ya da kalay kaplama yolu ile okside edilmesi önerilmiştir.
Yüzeyi basitçe okside edilmiş ve organosilan yapıştırıcılarla yapıştırılmış köprülerin metal yüzeyinde makro mekanik retansiyon bulunmadığından, gerçek anlamda adezyona dayalı bir retansiyon sistemine sahip oldukları ve gerçek “Adeziv Köprüler” olarak tanımlanabilecekleri ifade edilmiştir.